ana sayfa

YÖRE KÜLTÜRLERI VE ULUSAL KÜLTÜR

 

Ayşenur Kolivar

Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğrencisi

 

Yöre kültürleri, halkbilimi, edebiyat ve sosyoloji gibi disiplinlerin klasik akademi anlayışı çerçevesindeki geleneksel çalışma alanlarından biri olmuştur. Sosyal bilim disiplinlerinin ilgi alanlarının genişlemesi ve  disiplinlerarası çalışmaların yagınlaşması yöre kültürlerini antropoloji, kültür araştırmaları, siyaset bilim, dil bilim gibi birbirinden çok farklı disiplinlerin konusu haline getirmiştir.Bu gelişmelerin sonucunda yöre kültürlerine dair mevcut paradigmaların yanı sıra bunları sorgulayan ve radikal değişimler öngeren yeni paradigmalar ortaya çıkmıştır. Paradigmalar arası bu çatışma yöre kültürlerinin anlaşılırlığını sağlayan yeni kavramların üretilmesi açısından son derece verimli olmuştur. Bu çerçeveden hareketle yazımızda, yöre kültürlerinin kendi sistematikleri dahilinde kavranabilmesinin önündeki bazı sorunları ve bu sorunların yöresel halk edebiyatlarına yönelik yaklaşımlarda nasıl somutlaştığını göstermeye çalışacağız.

Klasik paradigma içerisinde yöre kültürleri egemen ulusal kültürün çeşitlemeleri olarak ele alınır[1]. Ilk bakışta gayet makul görünen bu söylemin arkeolojisini yaptığımızda derin anlamlarla donatılmış alt söylemlerle karşılaşırız. Egemen ulusal kültürler, ulus-devletlerle karşılıklı bir kuruculuk ilişkisi içerisindedirler. Hem ulus-devletlerin kurulması aşamasında çok önemli bir rol oynar hem de kurulan ulus-devletlerce yeniden tanımlanır ve şekillendirilirler. Özellikle uluslaşma sürecini görece geç tamamlamış ve ulusallaşmayı bir anlamda ithal etmek durumunda kalmış toplumlarda, ulus-devletlerin ulusal kültürler üzerindeki belirleyiciliği daha güçlüdür. Ancak ulusallaşma sürecinin bir grup askeri ve sivil elit tarafından yürütüldüğü ve başlangıçta halk nezdinde yaygın bir kabul görmediği bu toplumlarda, elitler eliyle üretilen ulusal kültür ulusal birliğin sağlanmasında işlev üstlenecek kadar güçlü ve popüler olamamıştır. Bu  zaafiyet, halkın daha kolay kabul edebileceği ve /veya ulusal birliğin hedeflerine uyum sağlayabilen yöresel kültürler tarafından doldurulur. Yöresel halk edebiyatlarının ulusal edebiyat içerisinde başlangıçtaki güçlü konumu da bunun en açık göstergesidir. Türk uluslaşma süreci içerisinde halk edebiyatı alanındaki ilk çalışmaların Namık Kemal, Ziya Paşa ve Şinasi gibi uluslaşma eğilimleri güçlü Tanzimat aydınlarına ait olması tesadüf değildir[2]. Bu çalışmalar daha sonra kurulan ulus devlette, ulusal kültürün oluşturulmasıyla görevlendirilmiş kurumların başına geçeçek olan Ziya Gökalp, Köprülüzade Mehmet Fuat ve Selim Sırrı Tarcan gibi Türkçülük hareketinin önde gelen aydınları tarafından sürdürülmüştür. Daha sonraları, halkevleri ve köy enstitüleri gibi yerel kurumsallaşmalar; halk edebiyatının işlenmesine ilişkin çeşitli perspektifler geliştirildiyse de, halk edebiyatının ulusal kültürdeki bu kurucu rolü değişmeden kaldı. Bu noktada, Prof. Dr. Pertev Naili Boratav’ın folkloru ve halk edebiyatını, ulusal kültür içinde üstlendiği işlev üzerinden ele almak yerine,bir akademik disiplin mantığı dahilinde yürüttüğü çalışmaların, genel bir eğilimden çok, kaydadeğer bir istisna oluşturduğunu belirtmek gerekiyor. Ancak yine de, yöresel halk edebiyatları ile ulusal kültür arasındaki ilişkinin esası değişmeden kalmıştır.Akademik halk edebiyatı çalışmaları artık 30’ların milliyetçilik anlayışından uzaklaşmıştı, yani Türk halkının üstünlüğünü ispat etmek gibi bir yolda yürümüyordu. Ne var ki, paradigması hala ulusaldı; yani ulusal sınırlar içindeki egemen kültürel kimliğin halk edebiyatını esas alıyor, halk edebiyatı ürünlerini Anadolu’daki Türk halk edebiyatı üzerine yapılan çalışmalardan kurulan kuramsal yapı çerçevesinde inceliyordu. Halk edebiyatı konusunda açık bir şekilde takip edilebilen bu çizginin genelde yöre kültürlerine yönelik çalışmalar için de geçerli olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Önemle  vurgulanması gereken ikinci nokta, ulus-devletlerin ulusal kültürleri yazılı kültürler halinde şekillendirmek durumunda olmasıdır. Modern ulus-devletler, gerek iç örgütlenmeleri gerek uluslararası ilişkiler sistemi nedeniyle egemen ulusal kültürü yazılı bir kültür halinde örgütlemeye mecburdur. Iç örgütlenme açısından ele alındığında, alfabesi, üniversiteleri, edebiyatı ve yazılı hukuk kuralları olmayan (ciddi) bir modern ulus-devlet düşünmek imkansızdır. Uluslararası ilişkiler sistemi açısından bakıldığında, kapitalist dünya sistemi içerisinde, yazılı olmayan bir resmi kültürün varolması mümkün değildir. Bunun da ötesinde, devletlerarası sistem içerisindeki güç ilişkilerinde rekabet edebilmeleri için kendi ulusal kültürlerini de bu yönde seferber etmeleri kaçınılmazdır. 20. yüzyılın modernleşme ve kalkınma kuramları kültürel planda yazılı kültürün önceliğini ve üstünlüğünü vurgulamıştır.  Bu çerçevede, “yöre kültürleri egemen ulusal kültürün çeşitlemeleridir” tezi yöre kültürlerinin yazılı bir kültür tarafından, yazılı kültür mantığı çerçevesinde tanımlanmasını varsayar.

Yöre kültürlerinin, ulusal kültüre referansla ve onun bir parçası olarak tanımlanması, kendi sistematikleri dahilinde anlaşılmaları önünde bir engel oluşturmaktadır. Yöre kültürleri ulus-devletlerin değil, kimi zaman farklı bir gelişme çizgisine sahip olan kendi tarihsel süreçlerinin ürünüdür. Yöre kültürleri, sınır bölgelerinde görülen farklı kültürler arasında geçiş alanı olmaları; tarihsel başkentler ve ticaret merkezleri örneklerinde rastlanan tipte kendilerine özgü sosyo-kültürel koşullar doğrultusunda gelişmeleri; sürgün, savaş, göç, asimilasyon ve kültürel entegrasyon türünde istisnai faktörlere maruz kalmaları gibi birçok değişik etki altında şekillenmişlerdir. Bu nedenle, yöresel kültürler, tarihsel olarak görece daha geç bir döneme ait  ulus-devletlerin ulusal kültür normlarına uymayan özelliklere sahip olabilirler. Dolayısıyla, yöre kültürlerinin ulusal kültürün paradigması üzerinden ele alınması, bu kendine özgü ve kimi zaman aykırılıklar barındıran özelliklerinin farkedilememesine, gözardı edilmesine ve hatta bastırılmasına neden olur..

Bu uyuşmazlığın beraberinde getirdiği sorunların en önemlilerinden biri, bazı yöresel kültürlerinin sözlü kültürler olma özelliğinin gereği gibi anlaşılamamasıdır. Sözlü tarihçilerin ve folklor araştırmacılarının uzun zamandan beri bildiği bu olgu, yöresel kültürlerin incelenmesinde ne gibi bir öneme sahiptir? Bu olgunun önemini kavrayabilmek için ulusal kültür içerisinde yöresel kültürlerin etkisinin açık biçimde görülebileceği bir alana, halk edebiyatına dönüp ulusal kültürün halk edebiyatına yüklediği işlevi gözden geçireceğiz.Ulusal kültür, halk edebiyatına uluslaşma ve bu anlamda modernleşme yönünde bir işlev yüklemiştir. Bir başka deyişle halk edebiyatını modern kültürün bir parçası haline getirmeye çalışmıştır. Akademik derleme çalışmaları ve yerel kurumların faaliyetleri bu hedefe yönelik iki önemli adım olarak kabul edilebilir.Ilk adım, derlemeler yoluyla halk edebiyatı ürünlerinin yazıya geçirilmesi ve basılarak çoğaltılması; ikinci adım ise köy enstitüleri ve halkevleri gibi yerelde faaliyet gösteren kurumlar aracılığıyla, yöre kültürünün ürünlerinin yazılı kültürün sistematiği içerisinde yeniden üretilmesini ve tüketilmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Burada önemli olan nokta halk edebiyatı ürünlerinin, yazılı kültürün mantığı içerisinde ele alınmış olması ve yöresel halk edebiyatlarının kendi iç bütünlüğü içinde anlaşılmasının engellenmesidir. Zira, bazı yazarlara göre sözlü ve yazılı kültürler arasındaki farklılık göründüğünden daha derindir.

Son yıllarda birincil (yazı hakkında en ufak bilgisi olmayan) sözlü kültürler ile yazı yazma alışkanlığının derinden etkilediği kültürlerin bilgi kullanımı ve bu bilgiyi sözelleştirme yöntemleri arasında bazı temel farklar keşfedilmiş; bu keşiflerden çıkan sonuçlarda çok şaşırtıcı olmuştur. Edebiyatta, felsefede, bilimde hatta okuryazarların sözlü iletişiminde düşünme ve anlatım biçimiyle ilgili, sorgulamadan kabul ettiğimiz pek çok niteliğin, insanoğlunun kendi doğasından değil, yazı teknolojisinin bilincimize sunduğu olanaklardan kaynaklandığını anlayınca insan kimliği kavramımızı yeni baştan irdelemek zorunda kalmış bulunmaktayız.” [3]

Dolayısıyla, sözlü eserlerin  yazıya geçirilmesinden sonra incelenmesi gibi bir yöntem belirleyen ulusal halk edebiyatı paradigması, sözlü kültürlere ait edebi biçimlerin incelenmesinde ciddi yöntem sorunlarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Sözlü edebi eserler yazıya geçirilirken, sözlü kültürden gelmeleri nedeniyle taşıdıkları birçok özellik gözden kaçmakta ya da kaybolmaktadır. Bunun altında yatan neden araştırmacıların özensizliği ya da yetersizliği değil, yazılı edebi eserlerle sözlü edebiyat ürünlerinin arasındaki temel ayrımdır: Yazılı kültürdeki edebiyat ürünleri belli bir yazara aittir ve statiktir. Ancak, sözlü kültürlerde eserlerin yaratıcıları genelde belli değildir ve her icra edilişlerinde değiştirilip, yeniden yaratılırlar. Bu nedenle sınıflandırma yöntemleri de farklıdır. Sözlü kültürlerde edebi biçimler, yazılma kurallarına göre değil, sözlü icra biçimlerine göre belirlenir. Örneğin doğaçlama olarak söylenen bir destanda, halk şairi kafiyeye uygun yeni sözler bulmakta zorlandığı zaman kafiye düzenini değiştirebilir. Ulusal halk edebiyatı paradigması içerisinde bir yere karşılık gelmeyen bu nazım biçimi, Doğu Karadeniz folkloru açısından hala destandır.

Öte yandan, sözlü kültürlerdeki nazım biçimlerinin ana unsuru, modern şiirde olduğu gibi tek tek kelimeler değil, söz kalıplarıdır. Deyimler, atasözleri, mecazlar ve sıfatları da kapsayan bu kalıpların ortaya çıkarılması ve anlaşılması hiç kuşkusuz halk edebiyatı incelemelerine önemli bir katkı sağlayacaktır. Bu kalıplar rasgele değildir ve vezne uygun olarak  seçilmektedir. Dolayısıyla, yöresel kalıplar ile edebi biçim arasında yakın bir ilişki vardır. Bunun yanısıra, bu kalıpların sözkonusu yöresel kültürde tam olarak ne ifade ettiğinin anlaşılması, gerek eserin anlaşılması gerekse edebi estetik ve eleştiri açısından önem taşımaktadır. Bu noktada kaydadeğer bir örnek teşkil etmesi açısından Doğu Karadeniz’deki Türkçe halk edebiyatına bakmak istiyoruz.

Burada Türkçe’yi özellikle vurguladığımızı belirtelim. Doğu Karadeniz coğrafyası, Türkler, Lazlar, Pontuslar ve Hemşinliler gibi farklı etnik gruplara evsahipliği yapmaktadır. Her etnik grubun kendi dillerinde oluşturdukları bir halk edebiyatının yanısıra, gerek ortak iletişim dili olması gerekse diğer dillerin zaman zaman baskı altına alınması nedeniyle Türkçe, bölgedeki etnik gruplar için ikinci bir edebiyat dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu olgu, I. B. Hann tarafından, Lazca konuşulan bölgede yaptığı araştırmada şu şekilde açıklanmıştır:

…Türkçe yörede yazılı olarak kullanılan tek dildir. Vadiler ve köylerin birbirinden nispeten izolasyonları ve yüksek oranda Türkçe okuma yazma bilmemeden dolayı, sözlü gelenek esas alınarak Lazca vasıtasıyla aktarıldı. Son altmış yıl gibi bir zaman dilimi içinde halk türkü destan ve masalları Türkçe olarak da oluşturulmuş ve aktarılmıştır. Diğer bir deyişle, yerel sözlü gelenek hem Lazca hem de Türkçe’de yaşar.”[4]

Bir başka deyişle Doğu Karadeniz’deki Türkçe halk edebiyatı, Türk halk kültürünün Doğu Karadeniz’in diğer halklarının sözlü edebiyat gelenekleriyle iki yüzyıldan uzun bir süre etkileşmesi sonucu ortaya çıkmış bir kültürel geçiş formu, bir yöresel halk edebiyatıdır.

Bu yöredeki halk edebiyatı neredeyse yazıyla ilişkisi yok denecek ölçüde sözlü kültür ürünüdür. Doğu Karadeniz’deki Türkçe halk edebiyatını etkileyen en önemli kültürlerden biri olan Laz külltürü, birincil sözlü kültür sayılabilir. Laz halk edebiyatının ürünleri Laz alfabesinin genel kabul gördüğü 1990’lardan sonra yazıya geçirilebilmiştir. Bölgede Türkçe sözlü eserlerin kapsamlı bir şekilde yazıya geçirilmesi son elli yılda gerçekleşmiştir[5]. Ancak, sözlü kültüre ait bir edebiyat eserinin yazıya geçirilmesi ile o kültürün yazılı kültüre dönüşmesi tamamen ayrı şeylerdir. Bu yöredeki halk edebiyatı ürünleri sözlü kültürden getirdikleri yapıları korumaktadır. Örneğin, yöredeki destanlar hemen her tekrarlanışında hala küçük de olsa değişikliklere uğrar.En yaygın örneklerden Nokta Hala destanının bile konu itibariyle birbirinden farklılaşan birkaç versiyonu bulunmaktadır[6]. Yöredeki temel edebi biçim olan atma türküler ise her icra edilişlerinde neredeyse baştan düzenlenir. Bir atma türkünün kıtaları yenileriyle değiştirilebilir, yeni kıtalar eklenebilir, kıtaların içindeki mısralar yerdeğiştirebilir, yeni mısralar eklenebilir ve benzeri biçimsel değişikliklerin yanısıra anlam değişikliğine uğrayabilir. Nihayetinde, söylendiği anda kaydedilmediği takdirde tek bir atma türküden bahsetmek hemen hemen imkansızdır.

Yöresel halk edebiyatlarına ilişkin bu tartışmada da görüldüğü gibi, yöre kültürlerine ulusal kültürlerin normları dahilinde yaklaşılması yöre kültürlerini ya ilkel kültürler olarak kodlamakta ya da en iyi ihtimalle bu kültürler içinde gerçekleştirilen performansları anlayamamaktadır. Giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi sosyal bilimlerde son dönemlerde yaşanan gelişmeler yöresel kültürlerle ilgili üç noktayı ön plana çıkarmıştır

·        Ulusal kültürlerin, ulus devlet içinde varolan kimliklerin hepsini değil, yalnızca egemen kültürel kimliği temsil ettiği,

·        Ulus devlet sınırları içinde yaşayan farklı kimliklerin kültürlerinin, görece daha az işlenmiş olmakla birlikte, kendilerine özgü kültürel yapılara ve estetik değerlere sahip olduğu,

·        Farklı kimliklerin bir arada bulunduğu her yörede, kültürel etkileşim sonucu gelişen ve daha önce ulusal kültürün bir çeşitlemesi olduğu düşünülen kültürel geçiş bölgelerine, bir başka deyişle yöresel kültürlere daha farklı bir gözle bakılması gerektiği.

 


 

[1] Arzu Öztürkmen, Türkiye’de Folklor ve Milliyetçilik, Ýstanbul, Ýletiþim, 1998

[2] a.g.e. s.22-28.

[3] Walter J. Ong., Sözlü ve Yazýlý Kültür: Sözün Teknolojileþmesi, çev. Sema Postacýoðlu Banon  (Istanbul: Metis, 1995), s. 13.

[4]Ildýko Beller Hann,Doðu Karadeniz’de Efsane, Tarih ve Kültür, çev. Ali Ýhsan Aksamaz (Istanbul: Çiviyazýlarý, 1999), s.59-60.

[5]Süleyman Þenel, Trabzon Bölgesi Halk Musikisine Giriþ (Istanbul: Anadolu Sanat, 1994), s.3.

[6] Necati Dalaþoðlu, Karadeniz: Destan ve Deyiþleri, Rize ve Civarý (Ýstanbul:Sebat Basýmevi, 1946), s.17

Hasan Basri Albayrak, “Bulutlarýn Ülkesi Hemþin-2: Kaleli Nokta Hala,” ODTÜ Türk Halkbilim Topluluðu.5, (Kýþ/Ýlkbahar, 1998), s.47-49.