ana sayfa
Yasin'i Tersten
Okumak
Ayşenur
Kolivar (Grup Helesa)
Nilüfer Taşkın (Dalepe Nena)
Hikmet Akçiçek (Vova)
Birol Topaloğlu
İsmail Türüt’ün, Dünya Tatlısı albümünde yer alan
Plan Yapmayın Plan isimli parçasına YouTube’da yapılan
bir kliple başlayan ve bugün sayıları yirmiyi aşan
çeşitlemesiyle iyice dallanıp budaklanan bir gündemle karşı
karşıyayız. Medyada kimi zaman birbirine karıştırılarak
sunulsa da bu gündem iki ayrı boyutta gelişmektedir.
Birincisi YouTube’da yayınlanan ve sayıları artmakta olan
klipler, ikincisiyse İsmail Türüt’ün albümünde yer alan
parçanın kendisidir.
YouTube, yayınladığı malzeme
konusunda hemen hiçbir sorumluluk üstlenmeyen sanal bir alan
olduğu için, bir yanda insanların kendilerini özgürce ifade
ettiği diğer yandan da kullanıcılarının tamamen sanal
kimliklerle var olması nedeniyle gerçekliği şüphe götüren
bir zemin sunuyor. Bu nedenle söz konusu klip ya da
kliplerin, İsmail Türüt’le doğrudan bir ilişkisi olduğu
kendisi tarafından reddedildiği için aksi kanıtlanana dek
ayrı bir boyutta değerlendirilmesinin daha doğru olacağını
düşünüyoruz. (Ancak bu parçanın söz yazarı olan Ozan Arif,
yazdığı sözlerin bu şekilde anlaşılmasından bir sıkıntı
duymadığını bir televizyon kanalında açıkça ifade ettiği
için farklı bir konumda görünmektedir)
Suçu ve suçluyu övdüğü aklı
başında herkes için aşikâr olan bu klipler, özellikle Doğu
Karadeniz’deki ortamı yakından bilenler için çok da
şaşırtıcı gelmiyor. Bunu söylerken, bu alenen ırkçı
yaklaşımın Doğu Karadeniz’de büyük bir çoğunluk tarafından
hatta ciddiye alınabilecek büyüklükte bir kesim tarafından
dahi benimsendiğini iddia etmiyoruz. Ancak, küçük de olsa,
söz konusu klipte yer alan kurguyu tasarlayacak kadar
insanlıktan çıkmış bir kesimin var olduğu Doğu Karadeniz’de
çoğu kimsenin bizzat tanık olduğu bir olgudur. Kimi zaman
mafyavari mahalle çeteleri kimi zaman resmi makamların
bilgisi dahilinde paramiliter yapılanmalar olarak faaliyet
gösteren bu gruplar, sadece Trabzon’daki saldırı ve
cinayetler ya da Hrant Dink suikasti gibi geniş çapta etki
uyandıran işler yapmakla kalmayıp, yarattıkları “rutin”
şiddet ve suç ortamıyla Doğu Karadeniz’de yaşayanları da
yılın üçyüzaltmışbeş günü taciz etmektedir. İşte bu
mafyavari grup mensupları tarafından hazırlandığı gayet iyi
bilinen bu klipler, mevcut anti-demokratik ceza hukukuna
göre dahi alenen suç teşkil ettiği için içeriklerinin ahlaki
düşüklüğü konusunda bir yorum yapmayı gereksiz buluyoruz.
Burada önemli olan, Rakel
Dink’in gayet veciz bir şekilde “bir bebekten katil
yaratmak” olarak ifade ettiği süreç, bir başka deyişle, bu
grupların oluşumunun ve varlıklarını sürdürmesinin arka
planıdır. Bu arka plan Türkiye’de son yirmi yıldır yaşanan
düşük yoğunluklu savaşın Doğu Karadeniz’deki yansımasını da
içermesi itibariyle buraya sığdıramayacağımız kadar kapsamlı
bir değerlendirme gerektirmektedir. Bu yüzden kendimizi bu
arka planın mevcut gündemle ilişkili olduğunu düşündüğümüz
boyutuyla sınırlayacağız. Burada asıl mesele YouTube’da
yayınlanan klipler değildir, çünkü bu klipler bir nedenden
çok bir sonuca işaret etmektedir. Bizim dikkat çekmek
istediğimiz nokta, İsmail Türüt’ün söz konusu parçası
özelinde bu arka planı tartışmaktır.
Medyada sunulduğu şekliyle
İsmail Türüt’ün bu olayla ilişkilendirilme biçimi daha çok
yayınlanan klip üzerine yoğunlaşmaktadır. Bunun yanlış
olduğunu düşünüyoruz. YouTube gibi her türlü denetimden uzak
bir yerde yayınlanan bir klipten bir sanatçının sorumlu
tutulması kesinlikle yanlıştır. Sanatçının sorumluluğu icra
ettiği parçayla sınırlıdır. Bu parçayla ilgili olarak İsmail
Türüt’e genellikle parçada geçen sözlerin Hrant Dink’in
katil zanlılarının isimlerine benzerliği soruldu. Bunun da
oldukça açık bir şekilde reddedilmesinden sonra geriye
İsmail Türüt’ü aklamak ya da niyet okuyuculuğuna girerek
“sen aslında böyle diyorsun ama asıl niyetini söylemiyorsun”
demekten başka bir olasılık kalmamaktadır. Medyanın bu
yaklaşımının doğru ve adil olduğunu düşünmüyoruz. Bu tabloda
İsmail Türüt ya haksız bir şekilde aklanacak ya da haksız
bir şekilde mağdur edilerek itibar kazanacaktır. Şimdi
medyanın bu çokça ilgilendiği kısımları bir kenara bırakıp
bu klibin yayınlanmadığını ve isimleri çağrıştıracak sözler
olmadığını varsayalım. Sözgelimi ilgili dörtlük (Orda öyle
desinler/Burda böyle desinler/Fatihalar İhlaslar/ Bitmez
Karadeniz’de) olsaydı bu parça masum mu olacaktı?
Satırların bu şekilde
yazıldığını varsayarak sözlerin geneline baktığınızda
anlattığı öykü şudur: Karadeniz (özellikle de Doğu
Karadeniz) Türklük ve İslamiyet’e yönelik yoğun bir saldırı
altındadır. Bölücüler, Ermeniciler, Pontusçular, misyonerler
burada yoğun bir faaliyet yürütmektedir. Ayrıca A.B.D. ve
Rusya’da Karadeniz’e pusu kurmuş beklemektedir. Bunlar
olurken dimdik ayakta duran bir Karadeniz vardır.
Eğer Doğu Karadeniz’e henüz
inmiş Marslılar olsaydık, tüm dünyaya meydan okuyan bu
külhanbeylerinin anlattığı öyküye belki inanabilirdik. Ancak
yörede yetişmiş insanlar için bu öykü pek inandırıcı
görünmüyor. Özellikle son on üç yıl içerisinde Doğu
Karadeniz’de bölücülük, misyonerlik, Pontusçuluk yapıldığı
propagandası hep ayakta tutuldu. İsmail Türüt şimdi bunlara
bir de Ermeniciliği eklemiş görünüyor. Oysa Doğu
Karadeniz’de bölücülük, misyonerlik, Pontusçuluk ve şimdi de
Ermenicilik yapıldığı propagandası neredeyse tamamen
hayalidir ve sınanacakları hiç bir gerçeklik olmaksızın
istendiği gibi yönlendirilebilmektedir. Bu suçlama ya da zan
altında bırakma politikası bölgede yaşayan ve demokrat ya da
liberal olduğu düşünülen herkese, sanatçılara, yazarlara,
gazetecilere ve akademisyenlere keyfi bir şekilde
yöneltilmiştir. Ancak propagandadan nasibini alanlar
bunlarla sınırlı kalmamıştır. Doğu Karadeniz’in her yandan,
sürekli bir tehdit altında olduğu propagandası yerel
medyadan üniversiteye, sivil toplum örgütü toplantılarından,
valilik genelgelerine ve milletvekillerinin meclis
konuşmalarına kadar her yere yayılmıştır. 2002 yılında bir
Trabzon milletvekilinin İçişleri Bakanlığı tarafından yazılı
cevaplanması istemiyle T.B.M.M. Başkanlığına sunduğu soru
önergesine verilen cevabın 5. Maddesi yorum gerektirmeyecek
kadar açıktır:
“5- 8 yıllık kesintisiz
eğitim sistemi ile misyonerlik ya da pontusçuluk
faaliyetleri arasında herhangi bir neden-sonuç ilişkisi
bulunmamaktadır.”
Bu cevap, propaganda
makinesinin nasıl işlediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bir
milletvekili kalkıp 8 yıllık kesintisiz eğitim ve
misyonerlik ya da Pontusçuluk faaliyetleri arasında bir
neden-sonuç ilişkisi olup olmadığını ciddi ciddi
sorabilmiştir. Birilerine ters gelen bir şey, somut
kanıtlara ya da akla mantığa uygunluğuna bakılmaksızın
bölücü, misyoner, Pontusçu, Ermenici olarak itham
edilebilmektedir. Bunlar, birilerinin işine gelmeyen her
şeyi engelleme politikasının bahaneleridir.
Bu propagandanın ayakta
tutulabilmesi için elbette ‘zaferlere’ ihtiyaç vardı ve
elbette bu hayali suçlamaların muhatabı olan insanlara karşı
fiziksel ya da sözlü şiddet uygulanmasından başka bir şey
içermiyordu. Geçtiğimiz iki yıl içerisinde hiçbir somut
kanıta dayanmayan iddialar ve iftiralarla insanların
katledildiğine, linç edildiğine, darp edildiğine, tehdit
edildiğine çalışmalarının engellendiğine yakından tanık
olduk.
Tersinden bakıldığında, bu
hayali propagandanın söyledikleri kadar söylemedikleri de
önemlidir. Propaganda makinesinin etkin olarak işlediği
dönemde Doğu Karadeniz’de yaşanan büyük sorunlardan üç
tanesini hatırlatalım. Birincisi çay tarımından elde edilen
gelirin düşmesi sonucu Doğu Karadenizli insanlar için
gurbetçilik neredeyse zorunlu hale geliyor ve seksen, yüz
haneli köyler bile çay zamanı dışında neredeyse tamamen
boşalıyor, yöre kültürleri kayboluyordu. İkincisi
Çernobil’deki nükleer kazanın yarattığı etki ortaya çıkmaya
başlıyor ve her evde bir ya da birkaç kanser vakası
görülmesi olağan hale geliyordu. Üçüncüsüyse medyada ‘Nataşa
olayı’ olarak adlandırılan fuhuş sektörünün Doğu Karadeniz’e
yerleşmesiydi. İsmail Türüt gibi hassasiyetlerini her
fırsatta dile getiren kimi sanatçıların bu üç sorunun ikisi
konusunda ağızlarını açmayıp üçüncüsünü de maço bir tavırla
kamuoyu önünde eğlence konusu yaparak meşrulaştırmaları bu
propaganda makinesinin işleyişinin önemli bir parçasıdır.
Burada sergilenen duruş, halkın yaşadığı gerçek sorunları
görmezden gelirken, belirli bir rant yaratan hukuk dışı
işlerin meşrulaştırılması için sanatsal olanakların sonuna
kadar kullanılmasıdır. Bizim görüşümüz, Doğu Karadeniz’de
“bebekten katil” yaratan kin ve nefret ortamının arka
planında, söz konusu parça türünden ‘sanatsal’
meşrulaştırmaların ciddi bir katkısı olduğudur.
Dolayısıyla, karşımızda
bulunan parça, medyada tartışılan bölümlerinden
arındırıldığında dahi, Doğu Karadeniz’de yaratılmış olan kin
ve nefret ortamını gayet açık bir şekilde savunması ve
buralardan elde edilen insanlık dışı ve hukuk dışı rantları
meşrulaştırması itibariyle tartışılmalıdır. Bu parçada O-gün
ve Yasin sözcükleri hiç geçmemiş olsaydı, insanlığını
yitirmemiş olan herkesin yüzünü kızartacak bu klipler hiç
yapılmamış olsaydı bile bu parça kendi başına bir ‘nefret
suçu’ teşkil etmektedir. Üstüne üstlük bu nefret suçunun,
İslami semboller arasına saklanarak haklılaştırılmaya
çalışılması da ayrıca bir ahlak düşüklüğü örneğidir ve uzun
zaman önce bir Karadenizliden dinlediğimiz şu anıyı
hatırlatmaktadır:
“O zaman ufağız,
ağabeyimle camiye, Kur’an kursuna gidiyoruz. Cami uzak, anam
yolda yemek için bize katık verir. Giderken derenin
kıyısında oturup katığımızı yerdik. Ağabeyim orada yatar
uyur, derede oynar. Ben camiye giderim, dönüşte ağabeyim
beni yakalar hoca ne anlattı diye sorar, ben yolda
anlatırım, eve gelince ağabeyim âlim kesilir. Anam bakmış ki
ağabeyim eve her geldiğinde lastikleri ıslak, benimkiler
kuru, anlamış işi. Perşembe akşamıydı. Anam dedi bir Yasin
oku bakayım. Rahleyi açtı ağabeyimin önüne koydu. Mushaf’ı
da açtı önüne baş aşağı koydu. Ağabeyim okumayı bilmiyor,
yarım yamalak ezberlediği Yasin’i okumaya durdu. Ezbere
bildiği yerlerde sesini yükseltiyor, bilmediklerini mır mır
diyor, ama öyle heyecanlı ki sayfa bile çevirmiyor. Biraz
sonra da hepten sustu. O zaman anam ağabeyime dedi ki:
“Bak evladum, ne
edersan et da ha bu Yasin’i tersinden okuma”
EK:
T.C İÇİŞLERİ BAKANLIĞI
Emniyet Genel Müdürlüğü
TBMM BAŞKANLIĞINA
İLGİ : TBMM Başkanlığının
08.01.2002 tarihli ve KAN.KAR.MD. A.01.GNS. 0.10.00.02.
12775-7/5446-12779 sayılı yazısı.
Trabzon Milletvekili Şeref Malkoç
tarafından T.B.M.M Başkanlığına sunulan ve tarafımdan
yazılı olarak cevaplandırılması istenilen soru
önergesinin (7/5446) cevabı aşağıya çıkartılmıştır.
1.2- Ülkemizde misyonerlik
faaliyetleri kapsamında; 1998 yılında 104, 1999 yılında
137, 2000 yılında 47 ve 2001 yılında 5 olmak üzere 4
yılda 153’ü yabancı uyruklu, 140’ı Türk vatandaşı toplam
293 şahıs gözaltına alınarak adli makamlara sevk
edilmiştir.
3- Doğu Karadeniz bölgesine gezi
yapanlar arasında pontusçuluk faaliyetleri içerisinde
olabilecek şahısların izlenmesi ve suç unsuru bulunması
durumunda gerekli yasal işlemin yapılması hususunda
Valiliklere gerekli talimat verilmiştir. Gerek İl
Valiliklerince, gerekse güvenlik güçlerince konu,
hassasiyetle takip edilmekte ve gerekli her türlü tedbir
alınmaktadır.
Bölge insanımızın da bu nevi
faaliyetlere fırsat vermediği ve kamuoyu gündemine bu
tür iddialarla gelinmesinden dolayı üzüntü duydukları
tespit edilmiştir.
4- Misyonerlik, dini temelde,
pontusçuluk ise etnik temelde yürütülen faaliyetlerdir.
Pontusçuluk faaliyeti içerisinde bulunanların
misyonerlik eylemi içinde de bulundukları, ya da
misyonerlik faaliyeti yürüten şahısların sözde pontus
fikrini yayma gayesi ile çalışma yaptıklarına dair
herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.
5- 8 yıllık kesintisiz eğitim
sistemi ile misyonerlik ya da pontusçuluk faaliyetleri
arasında herhangi bir neden-sonuç ilişkisi
bulunmamaktadır.
Bilgilerinize arz ederim.
Rüştü Kazım YÜCELEN
İçişleri Bakanı
İMZA
ana sayfa