ana sayfa

Sosyo-ekonomik Değişimlerin Doğu Karadeniz Müziğinin Kültürel Normlarına Etkisi

 

Bu yazıda, Doğu Karadeniz’de halk kültürünün maddi pratikleri üzerinde kalıcı değişiklikler yaratan sosyo-ekonomik değişimlerin yöre müziğinin kültürel normlarına etkisi ele alınmaktadır.

 

Başlıkta açıklanması gereken üç temel kavram bulunmaktadır. Bunların ilki sosyo-ekonomik değişim kavramıdır. Bunun ne olduğunu az çok biliyoruz ama burada hangi sosyo-ekonomik değişimleri ele alacağımı açıklığa kavuşturmak istiyorum. Burada ele alacağım sosyo-ekonomik değişimler, kültürün maddi pratikleri üzerinde doğrudan etkide bulunan ve kalıcı değişiklikler yaratan sosyo-ekonomik değişimlerdir. Örneğin çay tarımı bu çalışma için önemli bir başlık olurken 12 Mart darbesinin kendisi önemli bir başlık olmayabilir.

Doğu Karadeniz kültürü derken de şunu kastettiğm şey Doğu Karadeniz coğrafyasında yaşayan Laz, Hemşinli, Pontuslu, Türk ve Gürcü halklarının halk kültürlerinin ortak özellikleridir. Dolayısıyla Doğu Karadeniz kültürü dediğimiz zaman bu halk kültürlerinin toplamından değil kesişimlerinden yani ortak olarak paylaştığı karakteristik özelliklerden sözediyorum.

Bu ortak özellikler nelerdir? Bu kültürlerin en temel ortak özelliği yaşadıkları coğrafya ve coğrafyanın bu kültürler üzerindeki belirleyiciliğidir. Örneğin coğrafyanın vadilere bölünmüş olması nedeniyle yerleşim birimleri küçük ve dağınıktır, bu durum güçlü merkezlerin oluşmasını engellemiştir.  Öte yandan, hemen hemen bütün kültürel formların yerel çeşitlilik göstermesine olanak vermiştir. Bir başka örnek yerleşim birimlerinin küçük olması ve ekonominin toprağa bağlı olması dolayısıyla barındırma kapasitesinin düşük olmasının dış göçü ve gurbetçiliği bir anlamda zorunlu kılmasıdır. Ya da Trabzon’dan Artvin’e kadar yemek kültüründeki ortaklık fauna ve flora ortaklığının ürünüdür. Karadenizdeki halklara baktığımızda bunların büyük bölümünün Karadenize dışarıdan göç etmiş halklar olduğu görülür. Örneğin Türkler, Hemşinliler, Lazlar, Pontuslar çok farklı kültürel arka plandan gelmiştir. Ancak bugün bu kültürlerin ortak özelliklere sahip olduğu olgusu göz önüne alındığında coğrafyanın belirleyiciliği açık bir şekilde anlaşılır. Yörede yaşayan Karadeniz kadını tanımlanırken cesaretli ve özgüvenli olması vurgulanır ki bu  benim de mutlaklaştırılmamak kaydı ile katıldığım bir tespittir. Bence bu durum bu coğrafyada yaşayan kadınların coğrafyayla kurdukları ilişkinin doğal bir sonucudur. Vahşi bir doğa içerisinde kimi zaman yalnız çalışmak zorunda olan kadın gerektiğinde silah da kullanır, büyük bir fiziksel güç isteyen işi de sırtlanır.

Yukarıda saydığım örnekler coğrafyanın coğrafi özellikleriyle ilişkilidir. Aynı zamanda bu coğrafyanın tarihi özelliklerinin de kültürler üzerinde önemli bir etkisi vardır. Kültürel açıdan bakıldığında, bu coğrafyanın en önemli tarihsel özelliği tarihin büyük bir bölümünde iki büyük güç merkezinin sınırında yer almış olmasıdır. Bu durum bölgede kalıcı ve güçlü merkezi devlet yapılarının  ortaya çıkmasını engellemiştir. Buradaki kültürler devletlerin tek tipleştirici resmi kültürlerinin etkisine maruz kalmamıştır. Bunun en önemli sonuçlarından biri bu kültürlerde yazılı bir kültür geliştirme ihtiyacının doğmaması ve bugün varlıklarını halen daha sözlü kültürler olarak sürdürmesidir. Sözlü kültürlerin en önemli özelliği kültürel pratiklerin esas itibariyle sözlü olarak icra edilmesi, kültürel değişimin ve yeniden üretimin belirli periyodlarla tekrarlanan bu sözlü icralar yoluyla gerçekleşmesidir. Bu nedenle sözlü kültürler kültürel icraların düzenli olarak gerçekleştirilebileceği özel mekanlara ve günlere ihtiyaç duyar. Örneğin yayla şenlikleri, yeni yıl, imeceler bu tür özel mekanlar ve günlere tekabül eder.

Üçüncü olarak müzikal normlarından ne kastettiğimi açıklamak istiyorum. Müzikal normlardan kastım, bu kültürlerde icra edilen halk müziklerinin karakteristik özellikleridir. Doğu Karadeniz halk müziklerinin ortak kültürel normları olarak şunları sayabiliriz:

1. Müzikal formların sözleri ve kaideleri arasında sabit bir ilişki yoktur. Bir başka deyişle belirli bir ezgi her zaman aynı sözlerle okunmak zorunda değildir. Bir kaide farklı sözlerle okunabilir. Bunun yanı sıra bir kaide melodi, ritim ve metronom özellikleri itibariyle çeşitlilik de gösterebilir. Ancak, bu serbestlik her sözün her kaideyle söylenebileceği anlamına gelmez. Sözlerin ve kaidelerin seçiminde belli karakteristik kuralların varlığından söz edebiliriz. Örneğin bazı destan kaideleri gerek ölçü yapısı gerekse melodik yapı itibariyle türkü kaydelerinden farklıdır.

 2. Yörede kullanılan ritimler çoğunlukla aksaktır. Yine yöreye özel karmaşık ritim yapılarıyla da karşılaşırız.

3. Vokal icrası açısından bakıldığında koral icranın ağırlıkta olduğu, kimi bölgelerde, bir topluluk içerisinde tek başına şarkı söylemenin hoş karşılanmadığı görülür. Yalnızca vokalle icra edilen türküler de vardır.

4. Dans müzikleri Doğu Karadeniz halk müziklerinde belirleyici bir yere sahiptir. Enstrümanlar açısından bakıldığında Doğu Karadeniz kültürlerinde kullanılan ana enstrümanlar esas itibariyle vokal eşliği olmaktan çok horon için kullanılır. Kemençe, tulum, kaval, akordiyon, ve daha az yaygın olarak kullanılan diğer enstrümanlar da horon için kullanılır. Dolayısıyla burdaki enstrümanlar dans müziği icra etme olanağı veren enstrümanlardır. Benim görüşüm bunun sebebinin vokal icraları için bir enstrümana zorunlu olarak ihtiyaç duyulmamasına karşın horon için zorunlu olmasıdır. Horon ezgileri ve  horonda söylenen kaideler halk müziklerinin repertuvarının içerisinde önemli bir yere sahiptir.

4. Trabzon’un belli bölgeleri haricinde geleneksel ritim aleti yoktur ama ritim dans edenler ve enstrümanlar tarafından verilir. 

Özetleyecek olursak Doğu Karadeniz kültürlerinde ortak olarak bulunan özellikler aynı coğrafyayı paylaşmaları, yukarda bahsettiğim tarihsel karakteristiğe sahip olmaları ve sözlü kültürler olmalarıdır. Burada bu üç ortak özelliği etkileyen sosyo-ekonomik değişimlerin en önemlileri olarak gördüğüm üç tanesini ele alacağım.

Gurbetçilik

Bunlardan ilki gurbetçiliktir. Gurbetçilik bölgede bildiğimiz kadarıyla en azından son iki yüz yıldır yaşanan bir olgudur. Ancak Doğu Karadeniz’deki kültürlerin ortak özelliklerini etkileyecek kadar yaygın hale gelmesi 1960’larda olmuştur. Gurbetçilik dediğimiz şey çalışma amacıyla uzun süreli ya da kalıcı olarak yöre dışına çıkılmasıdır.  Genel olarak bölge dışına göçler, kültürün farklı coğrafyalara taşınması ve yöre kültürünün varyantlarının oluşması sonucunu doğurmuştur. Bununla birlikte bölgeden çeşitli nedenlerle gerçekleşen kalıcı dış göçlerin ve gurbetçiliğin oluşturdukları kültürel varyantlar arasında önemli farklar vardır. Burada vurgulamak istediğim farklılık göç sonucu oluşan varyantın yöreyle bağlarının aktif olmamasıdır. Örneğin 93 harbi sonrasında İzmit ve Adapazarı civarında kurulan Doğu Karadeniz kökenli köylere baktığımızda, kendilerini Karadenizli olarak tanımlamakla birlikte yöreyle ilişkileri ya tamamen kopmuş ya da akraba ziyaretleri düzeyinde minimuma inmiştir. Ancak bu insanlar yeni yerleştikleri coğrafyayı kendi coğrafyaları olarak benimsemiştir. Benim için bunun en açık ifadesi mezarlarının yeni yerleştikleri coğrafyada bulunmasıdır. Buna karşılık gurbetçiler kendilerini yaşadıkları coğrafyayla özdeşleştirmezler ancak doğal olarak üretilen yeni kültürel varyantın yöreye referansları çok güçlüdür. Yeni coğrafya gurbet, geldikleri yer memlekettir. Örneğin yılın belli dönemlerini mutlaka memlekette geçirirler. Memlekete gidememek çok büyük bir rahatsızlık yaratır. Gurbetçilerin memleketle kurdukları ilişkilerin aktif olması karşılıklı kültürel etkileşimi mümkün kılmıştır. Kültürel etkileşim dediğimiz şey bir takım kültürel kodların aktarılmasıdır. Yabancı kültürel kodlar kültürün merkezi coğrafyasına doğrudan giremeyebilir. Fakat gurbetçi varyantlarında kültürel kodların adaptasyonu çok daha hızlı ve kolay olur. Ve bunun gurbetçiler tarafından merkezi kültüre taşınması, merkezi kültürde adapte edilmiş kültürel kodların yerleşmesini ve benimsenmesini mümkün kılar. Örneğin, Rize’ye gelen bir Alman turistin giyimi ya da yemek yeme tarzı Rizeliler için çok yabancıdır ve bir örnek teşkil etmez. Buna karşılık, Rize’ye gelen Almanya’daki bir gurbetçinin tavırları örnek olma özelliğine sahiptir. Gurbetçiliğin müzikal normlara etkisi açısından bakıldığında, müzik, dans ve yemeğin yanı sıra gurbetçiler için önemli bir yere sahiptir.  Geleneksel kültürlerde müzik hayatın bir parçasıdır ve eğlenirken, çalışırken, ritüellerde genellikle toplu olarak ve yukarda belirttiğim geleneksel normlar dahilinde icra edilir. Buna karşılık gurbetçilerin yaşadığı şehir kültüründe müzik asli olarak neredeyse sadece eğlenceliktir ve icradan çok dinlemeye yöneliktir. Şehir kültüründe müzik yazılı kültürün bir parçası olarak şekillendiği için Doğu Karadeniz halk müziklerinin müzikal formların esnekliğine örneğin sözler ve kaideler arasındaki serbestliğe sahip değildir. Zamanları ve mekanları bellidir ve genellikle kapalıdır. Dolayısıyla gurbetçi kültürü içerisinde Doğu Karadeniz’deki müzikal normların bazıları, örneğin toplu icra, tulum gibi açık alanlarda çalınan enstrümanlar, parçaların metronomu değişmiş, pop şarkısı formatının dışında kalan destan, ninni, iş ve rituel şarkıları uyarlanamamıştır.  Gurbetçi kültürünün bu özellikleri bölgeye taşınmış ve özellikle yöre kültürü karşısında karizmatik bir konuma geldiği 70li yılların ortalarından itibaren yöre kültürü üzerinde belirleyici olmaya başlamıştır. Bu anlamda modernizasyonu yöreye taşıyan, yöredeki modern kurumlardan çok gurbetçilerdir. Örneğin, düğünlerin merkezdeki salonlara taşınması ve yöresel dans ve müzik kısmının sınırlanması ilk olarak gurbetçilerin düğünleriyle ortaya çıkmıştır. Yöredeki ekonomik hayatın çok büyük bir çöküşe uğradığı ve gurbetçiliğin neredeyse zorunlu koşul haline geldiği 90lı yıllardan itibaren dışarda üretilen gurbetçi kültürünün bölge kültürü üzerinde tamamiyle belirleyici olduğu görülür. Özellikle son dönem derleme çalışmalarımda, metropollerde üretilen müzikal icraların yöre kültürü olarak sunulmasıyla karşılaşmam buna örnek olarak verilebilir.

Gurbetçiliğin bir başka etkisinin de şu olgudan çıkarabiliriz.  Karadeniz kültürü üzerine alan çalışması yapan hemen herkes Almancıların getirdikleri teyipler ve kasetlerle yapılan kayıtlarla karşılaşmıştır. Sözlü kültürü sözlü olarak kayda almayı mümkün kılmışlardır. Aynı zamanda benim kaset mektup olarak adlandırdığım bir tür ortaya çıkarmıştır.

Çay Tarımı

Çay tarımının Doğu Karadeniz’de, özellikle Laz, Hemşin ve Türk kültürlerinin yaşadığı Rize ili ve civarında yaygın olarak ekilmeye başlaması 1950’li yıllarda başlayan bir süreçtir. Çay tarımının bölgenin ekonomik yapısını etkileyecek bir düzeye gelmesi 50’li yılların sonunda gerçekleşmiştir. Çay tarımının bölgede yarattığı sosyo-ekonomik değişimi daha iyi anlatabilmek için, çay tarımı öncesinde bölgenin ekonomik yapısını kısaca özetlemek istiyorum.

Çay tarımı öncesinde bölgede büyük ölçüde geçimlik bir kapalı ekonomi yapısı olduğu söylenebilir. Küçük ölçekli bitki ve hayvan yetiştiriciliği yoluyla temel gereksinimlerini karşılayan insanlar, tuz ve gazyağı gibi ihtiyaç duydukları sınırlı sayıda tüketim maddesini alabilmek için ürettikleri süt ve peynir gibi hayvansal gıdaları satıyorlardı. Bunun yanısıra, bölgede eskiden beri var olan gurbetçilik sonucu bölgeye kısıtlı miktarda para girişi de sağlanıyordu. Bu yerleşik geçimlik ekonomi, bölgede varolan sözlü kültürlere birçok açıdan etki etmiştir. Birincisi yerleşik kapalı ekonomilerde kültür doğaya her düzeyde derinden bağlıdır. Kültürün hemen hemen bütün takvimi, mekanları ve maddi kültür unsurları içinde yaşadığı doğa tarafından belirlenir. (Örneğin birçok Laz köyünde bugün bir yer adı olarak kullanılan ve Lazca’da dua edilen yer anlamına da gelen oxvame adı taşıyan yerlerin hepsi -Doğu Karadeniz coğrafyasında çok da sık rastlanmayan- düzlüklerdir.)  Bir başka deyişle kültürel ritüellerin zamanı ve mekanı doğal koşullara göre belirlenmektedir. İkinci olarak, yerleşik geçimlik ekonomiler,  kültürün üretiminin profesyonelleşmesine olanak verecek bir sermaye birikimine imkan vermeyen bir ortam yaratmıştır. Bu geçimlik ekonomi içerisinde kültür bir tüketim maddesi yani belirli bir bedel karşılığı sahip olunması gereken bir meta değildi ve olamazdı. Bu anlamda, Doğu Karadeniz’deki geçimlik ekonomilerde halk kültürünün üretiminin ekonomik ve gündelik yaşamın ağır koşullarının getirdiği büyük kısıtlamalar altında bulunduğunu ancak buna karşılık kültür üretiminin profesyonellere ait bir alan olarak görülmemesi nedeniyle bireysel üretime ve bireysel yaratıcılığa oldukça açık bir alan olduğu söylenebilir. Örneğin müzik sözkonusu olduğunda, bu bireysel yaratıcılığın etkisi müzikal icralardaki oldukça zengin tavır çeşitliliğinde karşımıza çıkar.

Bu arkaplan göz önüne alındığında, çay tarımına geçilmesinin yarattığı sosyoekonomik değişimin kültürel etkilerinin ne kadar büyük olduğu tahmin edilebilir. Birinci olarak çay tarımının ciddi bir ekolojik değişiklik yarattığı kolaylıkla görülebilir. Örneğin Rize ilinin toplam yüzölçümünün %12’si çay tarımına ayrılmıştır. Bir başka deyişle toplam yüzölçümünün %12’sinde bitki örtüsü ve arazi kullanma biçimi değişmiştir. Bu nedenle çay tarımına geçilmesi ciddi bir ekolojik değişikliktir ve bu ölçekte bir ekolojik değişikliğin doğaya her düzeyde derinden bağlı bir kültürde ciddi etkiler yaratması kaçınılmazdır. Çay tarımına elverişli mekanların neredeyse tamamı çay bahçesi haline gelmiş ve kültürel mekanlar değişmiştir. Çay tarımının ardından yeni kültürel mekanlar olarak çaylıklar ve çay alım yerleri ortaya çıkmış, düğün ve yayla şenlikleri gibi kültürel ritüellerin takvimi çay toplanmasına göre düzenlenmeye başlamıştır.

İkinci bir önemli nokta da, çay tarımıyla beraber bölgede ilk defa doğrudan temel ihtiyaçları karşılamaya yönelik olmayan bir ürün yetiştirilmeye başlanmıştır. Ayrıca bu ürün, pazarda satılabilen bir ürün değildir, tek alıcısı çok uzun bir süre kamu sektörü olmuştur. Bu anlamda çay tarımı yoluyla yöredeki ekonomik faaliyet kamu sektörünün belirleyiciliği altına girmiştir. Bir başka deyişle yöredeki geçimlik ekonomi, çay tarımı yoluyla kamu sektörüne bağımlı bir ekonomi haline gelmiştir. Kültür açısından bakıldığında bunun birçok sonucu olmuştur. Bunların belki de en önemlilerinden biri özellikle çay tarımını özendirmek amacıyla verilen teşvikler ve yüksek taban fiyatlar sayesinde bölgede ilk defa yaygın bir sermaye birikimi sağlanmıştır. Oluşan sermaye birikimi aslen modern kültürünün bölgeye ithal edilmesine kanalize edilmiş, bir başka deyişle Doğu Karadeniz biriktirdiği sermaye elverdiği ölçüde modernleştirilmiştir. Modernleşme beraberinde modern kültürün kültürel normlarını da getirmiş ve kültür bir tüketim maddesi olarak imal edilmeye ve piyasaya sürülmeye başlanmıştır. Örneğin müzik kültürü açısından bakıldığında, bu sermaye birikiminin belirli bir düzeye ulaştığı 60’lı yılların sonu 70’li yılların başı aynı zamanda Karadeniz müziğinin starlarının da piyasaya çıkmaya başladığı bir dönem olmuştur. Yine bu kent kültürünün taşınması sonucunda modern halk kültürünün TRT tarafından bir norm olarak kabul edilen çalgısı bağlama da 60 yıllar içerisinde Karadeniz’de popülerlik kazanır, bunu 70’li yıllarda düğün salonlarında sıkça çalınan elektronik org takip eder. Modern kültürel normların Doğu Karadeniz kültürü içerisine bu şekilde yerleşmeye başlaması, modern (dolayısıyla yazılı) kültürün başka bir normunu, yani kitlelerin esas itibariyle tüketici (izleyici ya da dinleyici) olduğu fikrini de Doğu Karadeniz kültürüne sokmuştur.

Sarp Sınır Kapısının Açılması

Sarp sınır kapısı, Sarp köyünü ikiye bölen bugünkü Gürcistan-Türkiye sınırındaki geçiş noktasıdır. Dolayısıyla siyasi bir sınır olmakla birlikte kültürel açıdan son derece yapaydır. 1988’de sınır kapısının açılması sivil geçişin uzun bir süre boyunca çok kısıtlı olması nedeniyle kültürel alışverişi sınırlayan engeli ortadan kaldırmış ve kültürel coğrafya içindeki etkileşim sınırlarını genişletmiştir. Sarp sınır kapısının açılması bölgenin kültür tarihi açısından önemli bir dönüm noktası oluşturur. Sarp Sınır kapısının açılması gerek turistik gerekse ekonomik amaçlı seyahatleri karşılıklı olarak mümkün kıldığı için bugün bavul ticareti olarak adlandırdığımız yoğun bir hareketliliğe neden oldu. Bu bavul ticareti kısa bir dönem de olsa neredeyse ekonomik entegrasyon olarak adlandırılabilecek bir ilişkiler ağı ortaya çıkardı. Bölgeye neredeyse hiç yabancı turistin gelmediği göz önüne alındığında Gürcistan’da yaşayan çok çeşitli etnik kültürlerden gelen insanlarla bu kadar yoğun karşılaşma doğal olarak büyük bir etki yarattı. Ancak asıl şok bu insanlarla kültürel ortaklığın fark edilmesiyle yaşandı. Özellikle dil ortaklığı, yemek kültürü, birtakım geleneklerin benzerliği söz konusuydu. Trabzon’da benzer durum Yunanistan’dan gelen Pontuslu turistlerle karşılaşıldığında yaşanmıştı. Ekonomik ilişkiler sadece bavul ticareti ile sınırlı değildi. Çok sayıda işçi de çalışmak amacıyla bölgeye geldi. Bu durum gündelik hayat içerisinde kültürel etkileşimi mümkün kıldı. Bu şok özellikle Laz kültürü üzerinde çok büyük bir etki yarattı. Lazlar ilk defa aynı dili konuşan ve kültürel olarak çok yakın olduğu bir toplulukla karşılaştı. Bu karşılaşma kendi kimliklerini sorgulamalarını ve sahiplenmelerini beraberinde getirdi. Laz müziğiyle uğraşan kişiler Sarp ve Batum, Zugdidi gibi Laz ve Megrellerin yoğun olarak yaşadığı yerlere kültürel tanıma amaçlı ziyaretlerde bulundular ve oradaki müzisyenlerle ortak çalışmalar yaptılar. Buralardan arşivler, kayıtlar Türkiyeye getirildi. Bu kültürel entegrasyon öylesine yoğunlaştı ki Birol Topaoğlu’nun Aravani adlı albümündeki 12 Lazca parçanın 7’si, Kazım Koyuncu’nun Viya albümündeki 7 Lazca parçanın 5’i kapının öbür tarafındandır.

Laz kültüründe halk müziği repertuvarının ve enstrümanların genişlediğini görüyoruz. Lazların kendi müzikleri konusundaki bu araştırma Hemşin ve Gürcü kültürlerini de etkilemiştir.  

Bunların yanısıra, çok sesliliğin kullanımı, unutulmaya yüz tutmuş ya da bilinmeyen bir takım müzikal formların yeniden icrası gibi pek çok etkiyi de beraberinde getirdi bu süreç yöre müzikleri için. Bavul ticareti sırasında getirilen ucuz enstrümanları da unutmamak gerekir.

Sonuç

Tüm bu anlattıklarım çerçevesinde bakıldığında Doğu Karadenizdeki kültürel yapıların kendi içine kapalı olmaktan çıkıp dışarıya açılmaları yönünde bir baskı oluştuğunu görüyoruz. Bunun farklı iletişim kanallarındaki gelişmeler, Karadenize yapılan kamu ve özel sektör yatırımları, madenler, Karadeniz otoyolu gibi son dönemdeki farklı sosyo-ekonomik değişimlerle desteklendiğini de görüyoruz. Bu dışa açılma sonucu bu kültürün karakteristikleri değişmektedir ve değişecektir ancak bu değişim sadece sosyo-ekonomik faktörlere olduğu kadar bu kültürlerin icracılarının tercihlerine de bağlıdır. Benim düşüncem modern değişim sürecinde değişimin engellenemeyeceği ama yönünün değiştirilebileceğidir. Bu tercihi hangi rasyonellerle gerçekleştiğinin ve hangi rasyonellere göre değişmesi gerektiği tartışılması gereken bir konudur.